close
the-witcher-3-wild-hunt–blood-and-wine–ozel-inceleme

The Witcher 3 çıkalı bir seneyi geçti ve ben hala samimi bir şekilde söyleyebilirim ki şu geçen bir sene içerisinde daha iyi bir oyun göremedim. Hatta bırakın geçen bir seneyi, son beş senedir ben böyle güzel oyun göremedim. CD Projekt Red neredeyse kusursuz bir oyun yapıp biz oyuncuları sevinçten ağlatmaya oynamıştı. Ufak tefek birkaç hatasını görmezden gelirsek Witcher 3 son on yılın en iyi oyunlarından birisi olmuştu. CD Projekt Red, üçüncü oyunun rdından çıkan Hearts of Stone genişleme paketi ile bizleri bir süre daha oyalayıp seriyi ve sevilen ana karakterimiz Geralt’ın hikayesini sonlandıracak olan Blood and Wine genişleme paketine hazırlamıştı. Şimdi o genişleme paketi çıktı ve Geralt’ın hikayesini artık gönül rahatlığıyla sonlandırabiliriz.

Toussaint’a hoş geldiniz

Üçüncü ana oyun ve sonrasında çıkan Hearts of Stone paketi artık neredeyse avucumuzun içi gibi bildiğimiz Velen, Novigrad, Skellige ve White Orchard bölgelerinde geçiyordu. Skellige ve White Orchard bir kenara dursun, oyunun büyük bir bölümü aslında Velen ve Novigrad’da geçiyordu. Bu iki bölgenin de ortak yanı savaşla boğuşmuş olmalarıydı. Güç ve hırs yüzünden kafayı yemiş krallar, sokaklara dehşet saçan mafya babaları ve kapkara, küllerle dolu bir dünya. Oyunu oynarken bazen bir yerden sonra ‘eeah yeter be içim karardı’ deyip Skellige’ya falan kaçtığım oluyordu ne yalan söyleyeyim. Fakat bu iç karartıcı atmosfer de zaten Witcher 3’ü çekici yapan elementlerden sadece birisiydi. Blood and Wine ise bu karanlık atmosferi alıp Geralt’ı ve beraberinde bizi Toussaint’ın renkli, cıvıl cıvıl ama bir o kadar da karanlık sırlarla dolu dünyasına götürüyor.

Toussaint’i anlatamıyorum. Anlatılmaz, yaşanır derler ya işte hah! Tam öyle bir yer Toussaint. O ilk oyundaki sınırlı renk paletinden sonra öyle rengarenk bir dünyaya giriyorsunuz ki “yahu ben Witcher oynadığıma emin miyim?” diye bir sorguluyorsunuz kendinizi. Bakın gerçekten abartmıyorum. Kendim de bir sanat dalı olarak resim ile uğraşıyorum ve rahatlıkla söyleyebilirim ki Toussaint adeta ünlü bir ressamın işi gibi duruyor. Sanki CD Projekt Red dünyadaki tüm manzara resimlerini almış da onları bir oyunda birleştirmiş gibi. Görmeden, duymadan, izlemeden anlayamıyorsunuz güzelliğini. Kelimelerimle anlatamıyorum. Daha Witcher 3’ün haritasından ilk ayrılıp Toussaint’e girdiğiniz anda anlıyorsunuz ‘hah, işte geldik.’ Orta Çağ zamanı Fransa ve İtalya haritalarından esinlenilerek hazırlanan Toussaint her ne kadar rengarenk bir bölge olsa da kendine has bir gotik havası ve beraberinde katlanılamaz bir karanlığı da elbette var.En nihayetinde Witcher 3 oynuyoruz. Her güzelliğin ardında bir bit yeniği olmalı değil mi?

Hikayemiz Geralt’ın sıradan bir günde sıradan bir mesaisiyle başlıyor. Eskiden tanıdığı iki şövalye aracılığıyla Toussaint düşesi Anna Henrietta’nın onu çağırdığını ve bir ‘canavar’ meselesini halletmesini rica ettiğini öğrenir. Daha sonra zaten tahmin edebileceğiniz gibi ‘işim gücüm yok gideyim bari’ diyor. Oyunun kapağını gördüyseniz ve daha önce haberini de yaptığımız diğer detaylarına baktıysanız Geralt’ın bu sefer bir vampir problemi ile karşı karşıya olduğunu tahmin edebiliyorsunuzdur. Tam da Toussaint’in gotik tabanlı mimarisine yakışır bir düşmanla burun buruna geliyoruz anlayacağınız. Önceki iki hikayede Geralt sürekli olarak birilerinin işini yapıp, sürekli olarak birilerinin isteğini yerine getiriyordu. Bu sefer Blood and Wine’da kendisini daha bir özgürleşmiş haliyle görüyoruz. Elbette yine ‘parası olana’ çalışıyor fakat bu sefer duygusal ve ahlaki ilişkileri tam bir özgürlük hissi vermeyi başarıyor.

Blood and Wine’ın hikayesinde ilerlerken hikaye size hayattaki bazı ahlaki değerleri felsefi bir yönden sorgulatıyor. İyilik ve kötülük nasıl değerlerdir, canavarlar aslında gerçekten kötü mü yoksa onların da kendilerine has bir doğaları var mı, Geralt bu canavarları öldürerek doğru olanı mı yapıyor gibi birçok soruyla baş başa kalıyorsunuz. Bu iyi bir şey. Önceki iki hikayede sürekli olarak süregelen bir hikayenin içinde soluk soluğa ilerlerken bu tür yargıları fazla gözlemleyemiyorduk, bilmiyorum ne kadar ilgilenirsiniz. Geralt’ın son macerası ama bu en nihayetinde. Bu yüzden hem kendisinin, hem de içinde bulunduğu dünyanın ahlaki değerlerini sorgulamanın tam zamanı diye düşünüyorum. Her neyse, bu çok sıkıcı bir paragraf oldu, farkındayım.

Aynı tas, daha güzel hamam

Blood and Wine direkt olarak Witcher 3 ve Hearts of Stone’un üstüne bir genişleme paketi olarak kuruluyor. Yani oyunun ana öğelerinden birisi olan savaş sistemi pek bir değişikliğe uğramıyor. Ama onun dışında, giyim-kuşam, karakter geliştirme seçenekleri, arayüz ve oynanış rahatlığı açısından Blood and Wine seriyi büyük oranda iyileştiriyor. Geralt artık daha rahat hareket ediyor ve artık arayüz ölçekleri daha göze uygun bir halde karşımıza çıkıyor. Ben birçok kez bazı kelimeleri okumak için ekrana yaklaşmak zorunda kalıyordum. Beni bu zahmetten kurtarmışlar. Giyim-kuşam dedim değil mi? Evet Blood and Wine sayesinde seriye yeni zırhlar ve silahlar eklendi bunu zaten tahmin edebiliyorsunuzdur. Bir dolu yeni ve güçlü ekipman sizleri bekliyor. Ama bunların yanı sıra birkaç yeni özellik daha var oyunumuzda. Öncelikle, artık sahip olduğumuz zırhları oyunda bulduğumuz kumaş boyaları sayesinde renklendirebiliyoruz. Artık birçok rol yapma oyununda bulunan bu özellik Witcher 3’te kendisini pek aratmamıştı fakat yine de ortaya güzel ve farklı Geralt çeşitlerinin çıkmasında büyük rol oynayacaktır, orası kesin. Bu kumaş boyalarını basitçe gidip satıcılardan satın alabilir, haritada ganimet olarak bulabilir ya da bazı görevlerden ödül olarak kazanabilirsiniz. Öyle zor bulunan şeyler değil yani bu boyalar.

Oynanış açısından bir başka yenilik olarak da oyuna Mutasyon sistemi ekleniyor. İlk görevleri yaparken ana oyunda seçtiğiniz hayat arkadaşanız kimse (Triss veya Yennefer) o kişiden size bir mektup geliyor ve bulunduğunuz şehirde bir yerlerde bir bilim adamının Witcher Mutasyonları üzerine araştırma yaptığını, işimize yarar şeyler bulabileceğimizi söylüyor. Kıssadan hisse Geralt gidip bu mutasyonları buluyor kendi fiziksel özelliklerini geliştirmeye başlıyor. Yani artık klasik yetenek ağacımızın yanı sıra bir de mutasyon seçeneklerimiz var. Bunlar ne gibi seçenekler? Mesela saldırı oranımızı her kılıç salladığımızda yüzde beş oranında artırabiliyor, ya da başka bir mutasyonu seçerek güçlü bir ok fırlatıp normal bir okun verdiği hasarın tam 6 katını verebiliyoruz. Bu mutasyonlarda seçeceğiniz yol tamamen size kalmış. Kendi Geralt’ınızı kendinize göre tam yetki ile ayarlayabiliyorsunuz artık. 

Blood and Wine ana görevi ve yan görevleri eksiksiz bir biçimde hallederseniz hemen hemen 30 saatlik bir deneyim sunuyor. Yani aslına bakarsanız günümüzdeki diğer oyun yapımcılarının ‘yeni oyun’ diye çıkardığı yapımlardan bile daha uzun bir hikayeye sahip. Ama korkmayın, 30 saatlik ana hikaye ve yan hikaye maceranız bitince oyun kısırlaşmıyor, merak etmeyin. Toussaint’in rengarenk dünyasında keşfedecek o kadar çok güzellik var ki, bir an önce incelemeyi bitirip geri dönmeyi iple çekiyorum.

Biraz teknik açıdan konuşacak olursak, sizlere çok güzel haberlerim olduğunu söylemeliyim. Oyunu orta seviye bir Monster Notebook’da oynadım ve ana oyuna kıyasla müthiş bir FPS gelişiminin olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ana oyunu yüksek ayarlarda, kenar yumuşatma ve Nvidia Hairworks kapalı bir şekilde bilgisayarımın ana çözünürlüğünden iki tık aşağıdaki bir çözünürlükte 45-50 FPS değerlerinde oynuyordum. Aslına bakarsanız ana oyunun haritasındayken hala böyle. Pek bir değişiklik yok. Anca 5-6 FPS artışı olmuştur herhalde. Asıl sürprizi Toussaint’e ilk adımı attığımda yaşadım ben. Tamamen aynı ayarlarda ve kesintisiz 60 FPS oranında oynamaya başladım. ‘Nasıl olur ya?’ demeyin işte, adamlar yapmış. Önümüzde yine koskocaman bir harita var fakat bu sefer optimizasyonu nasıl işlemişlerse, mükemmel bir akıcılık sunmuşlar oyunculara.

Son sözlere gelecek olursam; Blood and Wine tam olarak CD Projekt Red’in Witcher serisine ve Geralt’ın fantastik hikayesine getirdiği harika bir son olmuş. Geralt bu uçsuz bucaksız macera boyunca çok iyiliğe, çok kötülüğe ve sınırsız karanlığa şahit olmuş bir abimiz. CDPR tam da bu karakterin şanına yakışır bir şekilde sonlandırıyor seriyi. Gelişmiş oyun mekanikleri, iyileştirilmiş arayüz ve FPS değerleri, Toussaint’in mükemmel görselliği ve sürükleyici bir hikaye ile Blood and Wine benim gönlümü almayı başardı. Oyunun tek eksiği sanırım hikayedeki ana kötünün ve önemli diğer birkaç karakterin biraz ‘silik’ olmasıydı. Bu beni biraz rahatsız etti doğrusu. Çünkü gözle görülür bir önemsizlik var. Oynadığınızda demek istediğim şeyi anlayacaksınız diye umuyorum. Bu gibi ufak tefek sıkıntılar dışında Blood and Wine diğer oyun yapımcılarına bir ders olsun diyorum. Diğer firmalar DLC sayılabilecek oyunları ‘yeni’ etiketiyle piyasaya sürerken CDPR adeta yeni bir oyun yaparak ‘DLC’ etiketi ile piyasaya sürdü ve ‘o öyle değil, böyle olur canlarım’ diyerek bu harika seriyi şanlı bir şekilde sonlandırdı. Toussaint’ta görüşmek üzere! 

sizlere teknokistan.com farkıyla sunulmuştur

Tags : the witcher 3 wild hunt crackthe witcher 3 wild hunt hikayesithe witcher 3 wild hunt kurulumthe witcher 3 wild hunt rehberthe witcher 3 wild hunt trailer